2 Ekim 2011 Pazar

SENİ YALNIZLIĞINDAN TANIDIM ÇOCUK

e.min 50.bölüm alıntıdır...



Peşpeşe giriyorlar avluya...  konak terkedilmiş bir görüntüde, sıkı sıkıya kapatılmış kepenk ve kapıları ile, karanlığı ile...  şu an çok da önemli değil Asi ve Demir için... kendilerine ait bir yer olması yeterli...  açıkça dile getiriyor Demir bunu “ Karımla yalnız kalmak istiyorum”. Özlemi hala taze...   yanı sıra  kaygıları...  peşine korkuları... hangi biriyle başa çıkacak...  Asi’nin onu Asi’siz bırakmaya hakkı var mı?.. daha fazla ayrı kalmaya isyan edermiş gibi doğalca eğilip  alnı karısının alnını buluyor...  kendinden de korkuyor Demir...  Asi “korkacak bir şey yok” diyerek onu teskin etmeye çalışıyor...ama Demir ona sevgisiyle zarar verebileceğinden de...  içindeki birinin onu kendisinden alabileceğinden de korkuyor...  “bu korkularla nasıl yaşanır?”...  Demir’in elleri Asi’nin yüzünde bir ara... ardından Asi’nin  ellerinin, kocasının boynunun yumuşak dokusunda gezinirken bıraktığı izleri takip ediyoruz... görüntü soğuk bir ekran olmaktan çıkıp etten kemikten insanlara  dönüşüyor... daha bu idrakin eşiğindeyken kıskançlık itirafları geliyor Demir’den peş peşe...   “seni kimseyle paylaşamam...  kimsenin gözlerinin içine bakma...  kimseyi merak etme...  kimse için göz yaşı dökme... sadece ikimiz...”   hangi birini, hangi birini yazayım?..  kıskançlık ne zaman bu kadar güzel oldu... yeni bir çehreye büründü... neredeyse müptelası olacağız...

Asi’nin gözleriyse kocasının dudaklarında  bu akşam  sıkça... elleri hiç olmadığı kadar sevgilisinin boynunda...   geride bıraktıklarına orantısız bir  tebessüm yüzünde...  Vakıflıdaki birlikteliklerinde gördüğümüz, naif dokunuşlar yok artık... başparmağı Demir’in yanağını ezerek okşuyor... daha fazla dayanamayarak  sarılıyor sıkıca sevgilisine... isteklerini sıralıyor “Demir’in de bu talepkar Asi’yi alışması lazım”...  “yine saçlarımı çöz... yine bana sarıl... seni çok özledim”.  Gururu göz yumuyor bu koşulsuz bağımlılığa.   “Sensiz olabileceğimi nasıl düşünürsün?” diye sorarken  bu sefer onun gözleri korku içinde...   kalbinin çarpıntısı gözlerinde... sesinde... nefessizliğinde...  onun bozulan saçlarını düzelten Demir’in ellerinde...  “ikimiz biriz artık... görmüyor musun, birbirimize karıştık?”  ... evet...  karıştılar... göz göze geldikleri o ilk andan beri... Asi’nin sularında Demir’in onu belinden kavradığından beri... her ikisininde dudaklarında Asi’nin tadı,  yol bulup tek ciğerdeki havayı birlikte soluduklarından beri...  Demir Asi’de  tekrar hayatı bulduğundan beri...  gözlerinin, ellerinin, dudaklarının serüveninin  başladığı ilk anlardan beri...  birbirlerine karıştılar...




İLAYDA)))


Seni yalnızlığından tanıdım
Kirpikleri kırık çocuk
Çiğneyip durduğun dudaklarından.
Gözlerin küllenmiş yangın yeriydi
Bir eylül göğünün bulut kümeleri
Donuk bakışlarında;
Hüznün nasıl da benziyordu
Benim ilkgençliğime

Ellerinden tanıdım seni
Yüreğinin yansısı tedirgin ellerinden.
Bir uzak boşloğa yağmur yağıyordu
-Anılardan anılara ince çizikler…-
Yüzün bir türkü sonrasının
Kederli dalgınlığında;
Güldün mü, ben mi yanıldım, bilemiyorum
Ağıt gibi bir alay dudak uçlarında
Gücenik duruşundan tanıdım seni.

Seni kendimden tanıdım çocuk;
Yüreği sürekli çiğnenen bir yol
Gövdesi acılardan acılara köprü…
Biraz öfke, biraz umut, çokça onur
Olan kendimden.
Eğildim öptüm yıkık alnından
Uzaktın, kıyamadım sessizliğine
Biraz daha dedim içimden, biraz daha;
Gün olur, onuru güzel çocuk
Acı da yakışır insanın yüreğine.


Şükrü Erbaş.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme